Pages Navigation Menu

Ana Kılavuz, Kılavuzumuz Olsun…

Posted by on May 3, 2012 in Ana Sayfa, Anne Olmak, Anne Sütü - Emzirme, Annelere Özel Ürünler, Annelere Tüyolar, Annelik, Ay Ay Hamilelik, Bebek Bakımı, Bebek-Çocuk, Bebek/Çocuk için Ürünler, Beslenme, Deneyip Test Ettiklerimiz, Doğuma Hazırlık, Duyurular - Etkinlikler, Ebeveynler için Ürünler, Ebeveynlere Kitaplar, Ek gıdaya geçiş, Emzirmek-Süt Sağmak, Gezip Gördüklerimiz, Hamile için Ürünler, Hamilelik - Doğum, Hamilelik Sorunları, Hamilelik Tüyoları, Hayatın İçinden, İkinci El, Lohusalık, Pedagoji -Medagoji, Sağlık, Teknoloji, Ürünler, Yavrulara Kitaplar, Yemek Tarifleri | 8 comments

Uzun süredir koşturup duruyorum bir sürü şeyle, bloga doğru dürüst tek yazı yazamadım aylardır. Hepsinin temelinde “Anne Dostu” bir iş projesi yaratmaya çalışmak vardı. Var. Adımlarımızın ilkini bugün sonunda açabildik.

Çok yorulduk, çok, güldük, çok ağladık, çok kızdık. Saçlarımız beyazladı, uykusuz kaldık. Fakat ayların emeğinin ilk somut karşılığını saldık havaya bugün. Havaya saldık çünkü sitemiz, anakilavuz.com herkesin sitesi.

Read More

Doğum Sonrası Kuyruk Sokumu Ağrısı Neden Olur?

Posted by on Şub 14, 2012 in Ana Sayfa, Anne Sorunları, Hamilelik - Doğum, Hamilelik Sorunları, Sağlık, Yeni Anne Rahatsızlıkları | 0 comments

Neredeyse 14 ay önce yazmışım “Bende Koksigodini çıktı, detayları daha sonra yazacağım.”  diye unutup gitmişim. Geçenlerde yeni adresimizde, yeni kategorileri düzenlerken denk geldim o yazıya, not ettim ki unutmayayım da yazayım diye.

Ahan da burası inciniyormuş

Aze doğduktan sonra baya bir süre otururken acı çektim. Başlangıçta bunu normal sandım. Her normal doğum yapan, normal doğum sonrası kuyruk sokumu acısı yaşar diye düşündüm. Fakat günler geçtikçe konuştuğum kişilerin tepkilerinden de bunun pek normal olmadığını farkettim. Tabii ki hemen internete sarıldım. Gördüm ki yaşadığım şey Aze’nin doğarkenki duruşunun kuyruk sokumunda yarattığı bir incinme olabilirmiş. Düşme, sert bir darp ya da normal doğum sırasında bebeğin kuyruk sokumuna çarpması/takılması sonucunda kuyruk sokumunun incinmesine de Koksigodini deniyormuş. Bu incinme çıkık, kırık, sadece incinme şekillerinden herhangi biri halinde olabilirmiş. 

Read More

İç Karın Meselesi

Posted by on Tem 21, 2010 in Ana Sayfa, Hamilelik - Doğum, Hamilelik Sorunları | 0 comments


Hamileliğin 5. ayı, dümdüz bir göbek.

Hamile olduğumu öğrendik, günler geçmeye başladı, enteresandır ki birbirine çok yakın zamanlarda 4-5 arkadaş birden hamile olduğumuzu öğrendik. Zaman içinde bu diğer arkadaşların karınlarını izliyorum, göbekler 4. aydan itibaren büyüyor, benimkinde çıt yok! 5. Ay oldu, annemle hastanedeyiz şeker testi için, benden başka bir sürü hamile var, yanımdakiyle konuşuyoruz, benle aynı aylık hamile ama karnı kocaman. Karşıda bir hamile daha var, neredeyse doğum yapacak gibi geliyor bana. Anneme dönüp “9 aylık vardır değil mi?” diye soruyorum. “Bilmem” diyor. Onunla da tanışıyoruz, sadece 6. aylık hamile olduğunu öğreniyoruz. Ben yine dertleniyorum.

Read More

Hormonlar, hissiyatlar….

Posted by on Tem 19, 2010 in Ana Sayfa, Ay Ay Hamilelik, Derya Dediğin Dalgalanır..., Hamilelik - Doğum, Hamilelik Sorunları | 2 comments

Bu da yine herkese göre farklı gelişen şeylerden. Hatta bırakın herkesi, bir kişinin hali bile ay ay değişiyor. Kimi an çok sinirli, kimi an çok duygusal, kimi zaman umursamaz… Ama bir de genel değişiklikler var. Biraz ondan, biraz ondan anlatayım istedim.


İlk aylar, manik depresifti benim ruh halim. Sanırım maniklik bebeğin varlığından, depresiflik ise hormonlardan. Yine sanırım çok küçük bir neden de hayatın tümden bir değişikliğe uğramasının şoku. Hani şey gibi; Birisi eline vermiş 100 trilyonluk elması, al 9 ay sen saklayacaksın bunu, becerebilirsen senin olacak, beceremezsen sadece sen değil çevrendeki tüm sevdiklerin de kötü etkilenecek demiş gibi. Sıkıysa depresif olma. Bir yandan korku ya başına bir şey getirirsem diye, (ki maalesef çevrende bu korkunu tetikleyen, iyi niyetli de olsa onlarca insan) bir yandan “ya niye ben böyle bir sorumluluk taşıyorum ki şu an, niye bana kaldı ihale?” şaşkınlığı. O elmasın senin olacağı sevinci geri planda kalıyor ilk üç ay. Ben de öyle oldu daha doğrusu.

İnsan acayip yardıma ihtiyaç duyuyor o anlarda. Hayatımın en öyle zamanlarıydı. Bir arkadaşın arayıp “nasılsın?” diye sorması, tüm günü güzelleştirebiliyordu mesela. Başka bir arkadaşın yüzyüze karşılaştığımızda bile, eski günlerdeki gibi davranması, hamilelik hiç yokmuş gibi davranması ise o günü felaket hale getirebiliyordu. İki kelime ile hatır sormak dünyanın en sıradan ve basit şeyi olsa da, o anlarda, hissedilen “lan çok korkunç bir dönem yaşıyorum ben, desteğe en çok ihtiyacım olduğu zamanlarda, beni sormak inceliğini taşımıyorsa bir arkadaş, neyleyim ben onun arkadaşlığını.” şeklinde oluyordu.

Ha sonradan geçti mi bu hal, açıkçası geçmedi de makulleşti. Ota boka hissiyat geliştirmek yerine, genel olarak bir umursamazlık geldi üzerime. “Hayat 4 işlem aritmetikten ibaret, beni üzüyorsan, beni düşünmüyorsan sen de benim umurumda değilsin!” rahatlığına geçtim. Hakkaten rahatlık çünkü eskiden bir arkadaşımın, dostumun düşüncesizliği beni çok çok üzerken, artık minimum üzülmeye başladım. Yine eskiden böylesi bir durumda tepkilerim daha radikalken, mesela ilişkiyi kesmek, bu süreçte o kadar bile önem vermeyip, karşımdakini “bence artık sen de herkes gibisin” seviyesine getirmekle yetindim. Çevremde olup beni üzen, moralimi bozan herkesi uzaklaştırdım çevremden. Ve işte işin ilginci tüm bunları yaparken hiç acımadı içim. Hep şöyle geçti içimden; “O’nun ne kadar içi acıyor ki, seni ne kadar umursuyor ki sen onun için üzüleceksin.” Ha bu anlattıklarımdan beni dehşetli üzen, çok kötü insanlarla, sorun yaşadığım anlaşılmasın. Normal hayatta çok dert edilmeyecek durumlar bahsettiklerim. Bazen bana beni daraltacak sıkıntılarını anlatan bir akrabam oldu uzaklaştığım, bazen sert tartışmaların yaşandığı mail grubu oldu tümden sildiğim, bazen “çocuksuz, eğlenceli çift” iken haftada 3-5 gün arayıp, gelip, sorarken, artık “dertli zamanlar”a geçiş yapıldığından, arada bir bir “alo” demeyi arkadaşlık sananları sıradanlaştırdım beynimde. Ve yine eskiden bir tartışma esnasında kırık kere düşünüp bir kere yazarken, sürekli empati kurup karşımdakini anlamaya, kırmamaya çalışırken tüm bu süreçte, “eeeaaaah yeter huleyn” deyip öyle içimden geldiği gibi hareket ettim ki!
Haddini bilmeyip saçmalayanlara dert anlatmaktansa ağızlarının payını vermek hiçbir halta yaramasa bile en azından bana çok iyi geldi. Bu dediğim tabiki ekşi sözlük mesaj, abuk mail vs ortamları için. Yakın çevremden bu denli saçmalayan çok şükür yok.

Hani insan karşındakinde kendisinin yapıp yapmayacaklarını bekler ya ilişki içersinde… Biz de (özellikle ben) sadece buna baktık süreç içinde. Biz hamile, çocuklu hiçbir arkadaşımızı görmekten imtina etmediğimiz gibi tam tersi desteğe, morale ihtiyaçları olur diye kendi isteğimizden fazla görmeye çalıştık. Rahat rahat içebileceğimiz, ertesi gün istediğimiz kadar uyuyabileceğimiz yerleri her zaman tercih edebilecekken, adına dostluk dediğimiz şeyin içini dolduruşumuz sebebiyle, keyif, dostlarla sıkıntılı halleri de eğlenceli hale getirmektir deyip dostlarımızın yanında olduk elimizden geldiğince. Dolayısıyla da şu durumumuzda da aynı özeni bekledik. Göstermeyenlere ise ilk şaşırmamız dışında hiç üzülmedik. Demin dediğim gibi, ne güzel ki hamilelik acayip bir umursamazlık verdi bana. Ve övünmek gibi olsun, Savaş’la ben öyle şahane dostlarız ki, bu süreçte yanımızda olmayanların bu tercihleri, sonrasında kendi kayıpları olacak.

Ya diğerleri? Beklediğimizden de fazlasını verenler? Biz ses etmeden kendileri bilumum ihtiyacı düşünme inceliği gösterip, bizi bizden çok düşünüp tüm süreçte yanımızda olanlar… Onlar da altın tornavidayla oyuldu hafızamızın derinliklerine. Kimilerinin inceliğinde kendi öküzlüğümü gördüğüm de oldu. “Dünya yıkılsa ben bunu düşünemezdim, inceliğe bak!” diye şok olduğum oldu. “İhtiyaç” denen şeyin herkesin görebildiği, somut, maddi, teknik şeylerin dışında olabileceğini algılayabilen, mesela “eğlenme”nin de bir ihtiyaç olduğunu düşünüp, kalkıp evden alıp, gezdirip, eve bırakan incelik karşısında ağzım dilim tutuldu bazen. Kendisi yaşamadan kimi ayrıntıları düşünemeyen kazma olabildiğim için çoklukla, tüm bunları yaşadıkça, geçmişte tanıdğım hamilelere ne kadar az hassas yaşadığımı farkettim. Hamilelik sürecimi kolaylaştırıp, güzelleştirdikleri gibi hayat algıma da farkındalıklar katmış oldular.

Bunun dışında benim sinirlilik halim ise ne acı ki hep çok yakınlarıma patladı. Şöyle bir şanssızlığım vardı gerçi, Savo sabah okula gidip, akşam işe gittiğinden, yani haftada epi topu 1 gün falan görüşebildiğimizden çok yalnız kalıyordum. Eh o 1 günde de beklentiler tavan yaptığından en ufak hayal kırıklığında o sinir çok fena çıkıyordu. Sanırım Savaş’tan sonra bu sinirimden en çok payını alan iki talihsiz de Özgün ile Perihan. Bir kez de burada minyonların huzurunda, Özgün’ü iki kez ağlattığım için kendisinden de özür dilerim :)))
Hamilelik konusunda ahkam kesip akıl verenlere kızdım,
Zamanında annelerimiz böyle miydi diyenlere kızdım,
İlk hamile sen misin diyenlere kızdım,
Kızmalarımı tartışanlara, “hamiledir, bi alttan alalım.” diyemedikleri için kızdım.
Diziporta çok kızdım, dizileri zamanında yayınlamadıklarında. Zira şunca ay boyunca en yakın arkadaşlarım dizilerdi.
Telekoma çok kızdım, adsl arızaları yaşandığında.


Peki ya şu duygusallaşma, her şeye hüzünlenme hadisesi? Valla çok uzun süre normal Derya sınırlarında gitti her şey. Yani hamile değilken neye gözlerim doluyorsa, ağlıyorsam yine onlara ağlamaya devam ettim. Haberlerde, dizilerde, sokakta. Ta ki 6. aydan sonraya dek. Örnek için bakınız. En ufak şeyde dudağım büzülmeye, gözlerim yaşarmaya başladı. En çok Mavi Marmara’ya ağladım, hormonlardan bağımsız da ağlamamak mümkün değil ya olana bitene, hormonlarla iyice kahroldum. Gemideki bebek için ve Furkan için yıkıldım en çok. Bebek sağ salim dönsün istedim. Kızımla öyle bir gemiye binecek cesarette bir anne olmak istedim. Benden farklı bir ideolojide de olsa, Furkan gibi inançları uğruna mücadele edebilsin istedim. Ben dünyada bir tek kendi çocuğu varmış gibi yaşayan annelerden kızım da tek derdi kendi olan şımarık veletlerden olmasın istedim.


Gündelik olarak ise en son kardeşim, kızının plajdaki görüntüsünün videosunu yollamış. Bıdık, kumda yürüyor tıpış tıpış. Denize ulaşmaya çalışıyor. İkide bir de düşüyor! Sen misin düşen. Oturduğun yerden ağla ağla, “kızın ayakları yandı, mahfoldu, sen nasıl babasın yardım etseneeee” diye pc ekranına bağır. Savo şaşkın şaşkın, “ya Derya, yansa ayakları kendi ağlar, baksana gayet iyi.” diye sakinleştirmeye çalışsa da, on dakika ağlamadan kendime gelemedim. Demek ki neymiş, kimisinde ilk üç ay kimisinde 6-7. ay. Bu ağlama krizlerinin tarihleri de değişiyormuş.

Son dönemler ise, fena bir endişe hali. İlk aylar Birkaç kez Gökay ile konuşmuştuk, “Konservatuvara mı gitse, Anadolu Lisesi’ne mi?” diye. :) Bu alıklığım uzun sürmedi allahtan ama son aylarda, bunun daha makulu olan, bebek doğduğunda iyi bakamamak, ihtiyaçlarını karşılayamamak endişesi sardı bünyeyi. Bir yandan salaş, rahat bir anne olmaktan endişe edip, öte yandan baskıcı, annelerimiz gibi müdahaleci anne olmaktan acayip korkmak… Orta yolu bulamayıp, berbat bir çocuk yetiştirmekten endişe etmek… Bazen o kadar ileriye bile gidemeyip, “ya uykusunda nefes alamazsa ben farkedemezsem, ya aşısını unutursam” gibi korkulardan acayip gerilmek. Evin temizliği, bebeğin yemekleri.. bir sürü ayrıntıyla nasıl başedeceğini bilememek… Acayip geren şeyler bunlar. Tüm bunlarla paralel olarak da Savaş’a bir şey olabileceği korkusu. Tüm bu çocuklu hayata baştan beri Savaş’ın varlığı ile cesaret edebilmiş biri olarak onun başına bir şey gelmesi ihtimali en büyük korkum. Bu zaten normalde de en büyük korkumdu ancak bebekle birlikte var olan korku x100 hale geldi. Kaldı ki, anne forumlarını, mail gruplarını, internet sitelerini okudukça, bilumum kocanın şu hamilelik sürecini ne kadar sembolik ve yüzeysel paylaştığını gördükçe Savaş kat kat daha fazla kahramanım haline geldi.

Enteresan bir diğer şeyse ilk 7 ay boyunca var olan büyük heyecan, neredeyse sıfıra indi. İlk aylardan itibaren, mobilyaların yerlerini düşünmek, bebeğin elbiselerini yıkayıp ütülemek, perde seçmek, hastane valizi hazırlamak, heyecanla beklenen, fırsat buldukça adım atılan, yol alınan şeylerken, şu son bir aydır feci yaymış durumdayım. Ha bir sürü iş hallediyoruz, yatmıyoruz ama ne bunları yapmak için bir heves, heyecan var içimde, ne de “ayyyy çok az kaldı bitirmemiz gerek.” paniği. Ama muhtemelen hormonla falan değil direk feci sıcaklarla ilgilidir bu. Kolumu kaldıracak halim yok ayol.

Bu gibi yazıları Ekşi Sözlük’e yazarken, “lan fazla mı özel oldu acep?” diye düşündüğüm olurdu. Burada ne güzel ki zaten her şey özel. O yüzden içim rahat.
Evet, işte kaç ayın totali, hormonlar, hissiyatlar genellemesi böyle. Hamilelikten sonra hangi hissiyatlarım değişir, hangisi aynı kalır yüzde yüz emin değilim ama, biliyorum ki, duyguların yoğunluğu değişse de sonraya özü aynı kalacak. Tüm bu süreçte her ay, kimi zaman biraz derinliklerde bile olsa aynı kalan, hakim olan his ise yukardaki resmin anlattığı his. İki sevgili ve rahimdeki bir bebeğin verdiği huzur, güven ve mutluluk hissi. Zaten büyük ihtimalle o umursamazlığın ve az üzülmenin sebebi de o. Öyle bir mutluluk zinciri ki sahip olunan, onun dışında her şey önemsiz…  

Read More

Hamilelik ve Çevredekiler (Ekşi Sözlük’ten)

Posted by on Haz 23, 2010 in Ana Sayfa, Hamilelik - Doğum, Hamilelik Sorunları | 0 comments



gelelim işin sosyal kısmına. hamile olduğunuzu öğrendiğiniz ve kamuya açıkladığınız andan itibaren, kamuoyu bu açıklamayı: “ey ahali şu andan itibaren aklımı, mantığımı yitirdim. düşünemiyorum, karar veremiyorum, noolur benim yerime bilin, düşünün, öğretin, karar verin.” olarak algılıyor gözlemlerime göre. birden herkes her şeye dair söz sahibi oluyor:

- ne pizza mı yiyeceksin, deli olma. balık söyle hemen.
- calsiyum almaya başla hemen.
- ne folik asit sadece günde 1 kez mi alıyorsun?
- senin pantolonunun altında kalın çorap var mı bakayım?
- ne eyleme mi gideceksin bu halinle!
bu sonuncusuyla ilgili en şahanesini ankara’da bir tekel işçisi kadın yaptı sağolsun: “aa hamile misin? yola mı çıktın? deli misin? düşer bu çocuk!!!!!”

bir de bunların tam tersi var:
- yaa bırak yaaaa eskiden ilaç – vitamin – mineral mi varmış. takıl kafana göre.
- ya istediğini ye, zararlıysa kusarsın zaten.
- eyleme de git, gezmeye de git. hamilelik hastalık değil, özgür özgür dolaş.
farkında değiller ki iki tarafın da tek yarattığı şey; suçluluk. bir şey yersin suçlusun, yemezsin suçlusun, evde kaldın suçlusun, dışarı çıktın suçlusun… bir oldurun be kardeşim. bir rahat verin allah aşkına. şükür okuyabiliyoruz, doktor var sorabiliyoruz, düşünebiliyoruz. hem ben bir şey merak edersem sorabiliyorum da inanmazsınız. bak terelelli temcik şahit misal sorularıma. çok rica ederim; sakat gibi de davranmayın, hiçbir şey yokmuş gibi de.

sonracığıma; inanın her gelenin elini göbeğe atması hiç hoş bir durum değil. henüz ortada doğru dürüst göbek yokken bu kadar el uzanıyorsa, biraz daha büyüdüğünde ben kesin birkaç el kıracağım gibi gözüküyor. manyak mısınız yaaaa dokunmayın kardeşim karnıma. bebek çıkınca seversiniz aaaaaa.

şimdilik bu kadar, yazarım daha. “hamal”ım çok doluyum, sinirliyim.

Read More

Bilinçsiz Hamileyiz Hepimiz

Posted by on Haz 23, 2010 in Ana Sayfa, Derya Dediğin Dalgalanır..., Hamilelik - Doğum, Hamilelik Sorunları, Hayatın İçinden | 0 comments

(Ekşi Sözlükteki yazımdan)

gelin itiraf edelim; hamilelik çok boktan bir şey! hatta dünyanın en boktan şeyleri listesi yapsak rahat ilk ona girer. yoo yoo hemen tüyleriniz dikelmesin. siz ve sizin gibiler yüzünden her şeyi çok daha ağır yaşıyoruz zaten. bu cümleyi kurduğun andan itibaren, anneliğin, güdülerin, anneliğe hazır olup olmadığın sorgulanmaya başlar bu ülkede. bilmiyorum belki başka ülkelerde de. zira öyle bir tablo yaratılmıştır ki hamilelik = bebek, hamileliğe laf etmek = bebeğe laf etmek, sevmemek ki gerekirse bebeğe de laf ederim lan, sinirliyim gelmeyin üzerime.

ne diyorduk, hamilelik ve bebek iki ayrı şey dostlarım ve sonuç güzelse çekilen çile kutsal falan değil. evet bu lanet 9 ayın sonunda ortaya şahane (ki aslında artık ondan da şüphe ediyorum yaşamadan inanmamak lazım)(ama hamileliğin tek güzel tarafı o şu an gerçekten, bebeği hayal etmek) bir şey geliyor olabilir, ama arkadaş gelen şeyin şahaneliği o 9 aylık zulmü sıfırlamıyor maalesef. peki elinizi vicdanınıza koyun. bu ülkede kim çocuk doğurmanın, hamile kalmanın ve hatta cinselliğin detaylarını deneme yanılma yöntemiyle değil de, algımıza göre hazırlanmış net bilgiyle öğrendi??

bizlerin en büyük bilgi kaynağı ne biliyor musunuz? televizyon dizileri, sinemalar. onları izlediğimizde de hamileliğe dair ilk öğrendiğimiz şey: bir kere seviş hamilesin! hayatında ilk kez, tecavüze uğra cart hamilesin! evlen gerdek gecende seviş kocanla; hamilesin. demek ki neymiş, hamile kalmak dünyanın en kolay işiymiş. peki sonra pratikte nasıl oluyor bunun karşılığı; çocuk sahibi olmaya karar veriyorsun, bir ay geçiyor: olamaz!!! hamile değilsin. kesin bir sorun var, kesin çocuğun olmuyor!!! sağdan soldan konuştuğun bir iki kişi, “olur öyle ya, hemen olmayabilir” der, biraz yatışırsın, ikinci ay geçer, yine hamile değilsin. artık eminsindir. doktora gitmek gerekir. ulan tvlerde üfleseler hamile kalıyor kadınlar!!!! ya doktora gidersin, ya okumaya, araştırmaya başlarsın ve görürsün ki koskoca bir ayda kadının yumurtası sadece 1 gün çiftleşmeye müsait oluyor. o gün de stresti, hava durumuydu bilmem neydi, hamile kalamayabiliyorsun bile. ne???? 1 gün mü? lan o adamlar kadınlar hep gerdeği o 1 güne mi denk getiriyorlar. tecavüzler hep o vakitte mi gerçekleşiyor. bir ton küfredersin o senaristlere de, yapımcılara da, okulda gereken eğitimi vermeyen eğitimcilere de…

bu kademeyi aştık diyelim ki, hamileyiz artık. yine tv’den, kitaptan, sağdan soldan, eş dosttan (ki en gıcık olunacaklar bunlar aslında, niye doğruyu söylemiyonuz lan????) öğrendiğin kadarıyla hamilelik çok şahane bir şey. aman da kutsal bir görev. bir bebek taşıyorsun karnında, her anın çok mutlu. miden bile bulansa sen mutlu olmalısın zira bu bulantı sana bebeği hatırlatmalı. manyak mısınız lan!!!! bluantının, ağrının, sızının güzeli mi olur??? sonra dışarıdan iyi hoş da yaşayana kadar kimse fark etmiyor ki hamile kalmak demek içinde bir yaratık olması demek!!! canlı lan?? bildiğin beslenen, büyüyen minyatür bir yaratık oluşuyor. bu bilgi de daha önce konuştuğun, öğrendiğin, sindirdiğin bir şey olsa belki daha sakin karşılayacaksın. ama şu koşullarda dehşete düşebiliyor insan. ya da yine öğrenilmişlikle gayet normal yaşıyor bilmiyorum ama şöyle bir iddiam var; o hamileliğin ilk aylarındaki bulantılar gayette bu acayip duruma kadının şok olması yüzünden yaşanıyor. doktorum bana ultrasona bakıp “hah sırt oluşmuş.” dediğinde adamın üstüne kusacaktım resmen. “allahım içimde bir sırt oluşmuş.” neyse bir süre sonra alışıyorsun, kanıksıyorsun ve normalleştiriyorsun iyice durumu.

sonrasında bir sürü şeyden biri olarak doğum şekli geliyor gündeme. normal mi sezeryan mi? bugüne kadar bir kez olsun denk gelmedim ki hamile kadınlar ya da doğurmuş kadınlar “doğum şöyle olur, şu sırayla gerçekleşir, şu aşamada şöyle yaparsan şöyle rahat edersin, sezeryanda ise şöyle şöyle bir yol izleniyormuş…” falan desinler. yoook nerde. gerek yok ki. bugüne kadar nasıl gelmiş: “ normal doğum acıtıyor şekerim ben sezeryan ile doğum yapıcam.”, “ aa öyle diyorsun ama normal en sağlıklısı. hem sezeryan da sonra ağrı yapıyor.” kazara bir öğrenmeyi denediğinde bakıyorsun ki mesela, normal doğum esnasında kemikler çatır çatır ayrılıyor. hayır bu sağlıksız ya da riskli değil. ama alışılması gereken bir bilgi. bu bilgiyi doğum esnasında öğrenseydim ya da çatırtıları duysaydım, panik atak geçirip bayılmam işten bile olmazdı. yine doğum esnasında hangi kasın ne yaptığı, hangi kasın güçlü olmasının işi kolaylaştırdığını, nefes alma işinin bir doğumun 5 dakika mı 5 saat mi süreceğini bile belirlediğini öğrendiğinde, yaşayacağı travmanın önüne geçebilir insan. hayatı kolaylaştırır.

ama ne gerek vaaaar, ezberden yaşayıp gidiyoruz işte. hem allah ne derse o olur. hem de işin ucunda bebek varsa tüm çileler çekilebilir. anne babalarımız biliyorlar mıydı ki? vs vs vs…

demem o ki, yarın bir gün hamile kalacak olan arkadaşlar. her adımı öğrenin sonra yaşayıp yaşamamaya karar verin. yaşadığınızda ambale olmayın. he belki hiç sorunsuz bir 9 ay geçirirsin, şahane. ama aksi ihtimal için oku, öğren, baba adayına da öğret her bi şeyi.

olur da yarın bi gün bunu okursa diye, doğacak bebeğe not: len trip yapma. sana bir şey mi dedik! senle ne ilgisi var söylenmelerimin. dur, senle ilgili olan doğduktan sonra.
hamileliği böyle yaşamayan, araştıran, öğrenen, çilesini kabul eden arkadaşlara not: size demedim, size demediiim.


Read More