Pages Navigation Menu

Bir Annenin Eğitimle İmtihanı ve Zafer: Fide Okulları

3-4 aylık hamileydim, Gökay bizdeydi. Ben yarı uzanır vaziyetteydim, Gökay ayakta kalorifere yaslanmış vaziyetteydi. Ve biz daha doğmamış Aze Çınar’ın eğitim hayatını tartışıyorduk ciddi ciddi. Çünkü çocuğun varsa en önemli mevzu budur bence. Ben daha o zamanlar “Sanatla ilgilense, saçma eğitim sistemi çarkına girmese, yarış atı olmasa, mümkün mertebe emir-komuta zincirinden uzak kalsa” hayalleri kurmaya başlamıştım. Çünkü kendi çocukluğuma, eğitim hayatıma dönüp baktığımda, görünen en temel şey “öğrenilmiş çaresizlik”ti. Öğretmenlerinle tartışamazsın, tartıştırmazlar, onlar hep haklıdırlar. Tartışmaya kalktığındaysa terslenir, yerine oturtturulur hatta belki eksi kanaat notu alırdın. Sonuç olarak ne yaparsan yap, bilgiyi tartışamazdın. Kısa süre içinde, boşa zorlamamak gerektiğini, ne veriyorlarsa onu alıp ne istiyorlarsa onu anlatmak zorunda olduğumu kavrayıp OKULDA sormamaya, tartışmamaya başladım (Öğrenilmiş çaresizlik) Neyi öğrenmek istiyorsam kendim araştırıp okuyup, babamla, çevremdeki üniversite öğrencisi abi ablalarla, cemevinde dedelerle tartışıyordum.

Diğer yandan büyüdükçe acayip şeylere maruz kalmaya devam ediyordum. Okulda neden militarist öğretilerin zorla beynimize sokulduğunu, zorla sünnilik öğretildiğini bir türlü anlayamıyordum. Bizi bilgilendirmek üzere oluşturulmuş kurumlar neden bir ideolojiyi, dini zorla öğretmeye kalkıyorlardı… İşleri bu değildi ki? Olmamalıydı…

Bu arada sınav koşuşturmacaları başlamıştı. Kimimiz yazarak, kimimiz sesli okuyarak, kimimiz dinleyerek öğrenebiliyordu ama sanki hepimiz seri üretim aynı modellermişiz gibi aynı kuru öğretime maruz kalıyor, sonra da haydi bakalım bu tekdüze sınavdan “başarılı” ol deniyordu. Liseye ilk başladığımda “Haydi bakalım seç alanını, sözelci mi olacaksın, sayısalcı mı?” dediler. Ama ben daha hangisi ne, ben ne olmak istiyorum bilmiyordum ki… Fizik de aldım, edebiyat da, biyoloji de aldım, matematik de… İşte bu yüzden herkes bir alandan mezun olurken ben “Genel kültür” diploması aldım. Bu da her bölüme başvurabilirsin ama az puan verebiliriz demekmiş meğer… Önce YTÜ Ulaştırma’yı kazandım. Henüz 16 yaşındaydım. Ne istediğimi bildiğimden değil, aşık olduğum kişi bu okulda okuduğu için burayı yazdım. Yol gösteren, rehberlik veren kimse yoktu. Bu bölümü sevmediğimi farkedip yeniden girdim sınava. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi’ni kazandım. İşin kötü yanı bu beter “eğitim” şekli üniversitede devam ediyordu. Sanatı ve tarihini değil abuk egolarla başetmeyi öğreniyorduk en fazla. Mesela minyatür sanatı dersinde minyatürü değil, x minyatürün hangi kitabın kaçıncı sayfasında olduğunu ezberlemek zorundaydık. Erken Dönem Türk Sanatı dersinde hoca “Benim dersimde Türkler göçebe demek yasak. Diyen dersimi geçemez” diyordu. Şu kadarını söyleyeyim, ilk üç yıl hemen hiç ders vermeyip, son sene 40 ders alıp, iyi bir ezberci olduğum için 1 senede hepsini verip mezun oldum. Sonraki meslek hayatımda da aldığım “eğitim”le alakasız, kendimi geliştirebildiğim özelliklerimle ilerledim hep.

Hemen hepimizin maruz kaldığı bu eğitim hayatı, bütün hayatımızı, hatta karakterimizi belirlemesiyle, çocuğumun eğitim hayatını düşününce beni korkular içinde bırakıyordu. İşin kötüsü bugünden bakınca bizim yaşadıklarımız iyi bile kalır hale gelmişti geçen seneler boyunca. Ama ben çocuğum bunlara maruz kalsın istemiyordum. Eğitim denen şey çocuğumu torna tezgahından geçirmek değil, kendini bulmak, kendini tanımak, kendini fark etmek, ilgili alanlarını, eğilimlerini, yeteneklerini bulmak üzerine olmalıydı.

Hamileliğimden beri yaptığım araştırmalarda, itimat edilebilecek pedagogların, eğitimcilerin, psikologların tamamına yakını şunu söylüyordu: “İnsanın temel gelişimi 0-6 sonrasında da 6-10 yaş arasında olur. Çocuğun temel karakteri, temel eğilimleri, kafasının işleyiş biçimi bu yaşlar arasında oturur.”

Bu sebeple, çocuğuna okul bakan bir çok arkadaşın “İlkokul eğitimi basit, ilkokula devlet okuluna gönderelim, ortaokul, lisede özel okul araştırırız, sağlam eğitim almasını sağlarız” bakış açısı bana uygun değildi. Ben eğitimden daha çok çocuğumun karakterinin örselenmemesi, öz niteliklerini kaybetmemesi, en önemlisi eğitimden soğumaması ile ilgileniyordum. Bunlar olduktan sonra, çocuk istediği yöne sağlam adımlarla ilerlerdi zaten. (Aman böyle düşünmeyen arkadaşlar çocuğunun karakterini önemsemiyor demiyorum yanlış anlaşılmasın) Hem ne diyorlardı zaten “Yetişkinler müdahale edip, çocukları soğutmasa, çocuklar her şekilde öğrenmenin bir yolunu bulur.”

Bu bilgiyle çocuğuma 0-3,5 yaş arası babasıyla baktık. Ne okula gönderdik ne de başkasına baktırdık. Kreşe başlayacağı zaman deneme yanılma yöntemiyle de olsa sonunda karakterine saygı duyan, onu birey olarak gören bir okul bulduk (Çekmeköy Ya-Pa Okulları)

Peki ilköğretim seçimini nasıl yapacaktık, istediğimiz gibi bir okul nasıl bulacaktık, bulabilecek miydik? Aze Çınar çok meraklı bir çocuk, deli gibi soru soruyor. “Şey”leri anlamlandırmak hayatının merkezinde. Yaşadığı, gördüğü her şeyi anlamlandırmak zorunda gibi. Örneğin bir arkadaşı ona vurduğunda, sonra özür dilemesi, ona çok iyi davranması vs ikincil önemde. Önce bunu “NEDEN” yaptığını anlamak zorunda. “NEDEN bana vurdu ki? Bir insan diğerine NEDEN vuru ki?” Ya da süreci anlatırken “Ve dinozorların soyu tükendi.” bilgisini alıp sonraki bilgiye geçemiyor. “NEDEN soyları tükendi”, “NEDEN başka hayvanların değil de dinozorların” bunu anlaması gerekiyor. Ya da “NEDEN çocukların büyüklerin sözlerini yerine getirmesi gerektiğini” İlla mantığını anlayacak. Anlayana kadar o bilgiyi kabul edip sahiplenmesi mümkün değil. Anaokulu’nun pedagogunun bize bu süreçte en önemli uyarısı, okul seçerken Aze Çınar’ın bu merakını ve sorgulayıcılığını törpülemeyecek bir okul olmasına dikkat etmemizdi. Ki deminden beri anlattığım gibi, bizim de (Aze Çınar bu kadar meraklı bir çocuk olmasa bile) en çok dikkat ettiğimiz şey buydu. Sonra mesela çok temkinli mesela Aze. Önce gözlemesi, mevzunun geneline bir tanış olması lazım. Bu yüzden de yavaş bir çocuk. Gittiği okulda bu özelliklerini farkedip, ona göre yaklaşacaklar mıydı? Böyle bir okul var mıydı?

Dolayısıyla devlet okulu bir kez daha altı çizili halde seçenek olmaktan çıkmıştı. Öğretmeni ne kadar iyi olursa olsun, MEB yaklaşımının ve müfredatının uygulandığı bir sistemde, çocukların özünün korunması mümkün gelmiyor bana.

Birkaç özel okul gezdik, hiçbiri tam içime sinmedi. Kafamdakine yakın olana da bütçem yetmiyordu zaten. Fakat kararlıydım, kafamdakine yüzde 90 uyan bile bir okul bulsam, çocuğumu göndermek için semti değiştirmek, işi değiştirmek, daha çok çalışmak… ne gerekiyorsa yapacaktım.

Derken çok uzun süredir takip ettiğim eğitimci Ali Koç’un okul açacağını duydum. Sosyal medya paylaşımlarını, eğitimlerini, seminerlerini, röportajlarını okuduğum kadarıyla kafamdakiyle çok benzer düşünüyordu. Hatta kafamdaki eğitimle ilgili birçok şeyi netleştiren, formel hale getiren de onun eğitimle ilgili anlattıklarıydı. Sonra bir gün, bazı blogger anneler ile açacağı Fide Okulları’nı dinlemeye gittik. Rüya gibiydi.

Diyordu ki Ali Koç (Benim aklımda kalanlar, benim kelimelerimle)

  • Çocukların hepsi birer fide. Ve her fidenin ayrı bir öyküsü var. Her fideye bu öyküyü temel alarak yaklaşacağız. Çocukların hızları farklı, eğilimleri farklı, yetenekleri farklı… Biz çocuklara kendi özelliklerine göre eğitim vereceğiz. (Valaaaa dakika 1 gol 1, kalbimden vurdu) Akademik eğilimi olan çocukla test çözeceğiz, sanatçı ruhlu çocuğu sanata yönlendireceğiz. Tüm çocukları test çözmeye tüm çocukları resim yapmaya zorlamayacağız. (Tabii ki temel eğitimi tüm çocuklar alacak.)
  • Çocukların hepsinin başarabileceği bir şey var. Çocukları sıralamak, başarabileceği şeylerin önünü tıkar. Sıralamalarda geride kalan çocuk, kendini başarısız sayar, başarabileceği şeyle de ilgilenmez. “Her çocuk bir zafer, bir kahraman arar, fakat halihazırdaki eğitim sistemi çocuklara sürekli yenilgi tattırıyor.”
  • Eğitim içinde en önemli şey öğretmenlerdir. Biz öğretmenlerimizi seçerken, cvlerinin dışında, hayatta ne ürettikleriyle değerlendiriyoruz. Beden öğretmenimiz, edebiyat dergisinde öykü yazıyor mesela, bir diğer öğretmenimiz Star Wars koleksiyoneri… Öğretmenler anlattıklarıyla değil yaptıklarıyla örnek olurlar çocuklara. Biz de öğretmenlerimizin tamamı hayattaki duruşlarıyla çocuklara rol model olsunlar istiyoruz.
  • Oyun çocukların hayatındaki en önemli şey, o yüzden bizim için de önemli. Okulumuz en uzun teneffüslü okul olacak. 15 dakika olacak teneffüsler. Zaten araştırmalar da 15 dakika koşup oynayan çocuğun beyninin, oturan bir çocuğun beynine göre daha aktif, öğrenmeye daha açık olduğunu gösteriyor.
  • Temiz hava, bahçe bizim için çok önemli. Her branştan tüm öğretmenlerimiz, yaz kış demeden haftada bir saat derslerini bahçede planlamak zorundalar.
  • Aktif müze eğitimini hayata geçireceğiz. Çocukları müzeden sıkan değil, aktif olarak katılacakları, eğlenceli, sanatı sevdiren müze eğitimlerimiz olacak.

Ayrıca;

  • Okulda öğle yemeği olacak, ama kahvaltı ve ikindi için, çocukların kolayca ulaşabilecekleri yerlerde, meyve, sağlıklı atıştırmalık sepetleri olacak. Her çocuk aynı anda açlık hissetmeyebilir. Bu yöntemle istedikleri zaman istedikleri gibi sağlıklı beslenebilecekler.
  • Öğle yemeği zorunlu değil. (Sorular üzerine) Evinden beslenme getiren çocuk kendini kötü hissetmeyecek. Çünkü bizim okulumuz her konuda çocukların tercihinin saygı duyulduğu bir yer olacak. Evden yemek getirmek; “Okulun otomatik verdiği, seçmediğin yemek yerine, sevdiğin yemeği özgürce evden seçip, getirdiğin seni mutlu eden bir tercihin” olacak.
  • Okul formel olarak 09.00’da başlayıp 15.15’te bitecek. Ama erken gelmek zorunda olan öğrenciler için daha erken saatte açılacak. 15.15’ten sonra da Fide atölyeleri olacak. Bu atölyelerde kodlamadan, testere kullanımına, balıkçılık ve olta tamirine, ikinci yabancı dilden bisiklet tamirine, yoga, kumaş boyama, modern dans, popüler tarih, çadır kurma ve ateş yakma, yüzme, süt sağma, eskrim, okçuluk, sinemaya onlarca konu yer alıyor. Bu atölyeler kredili olacak. Kimisi bir günlük kimisi dönemlik atölyeler olacak. Atölyelerde cinsiyet ayrımcılığı olmayacak. Her atölyeyi konunun uzmanı verecek. Atölye çalışmalarında tüketime karşıt üretim kültürü desteklenecek. Öğrenciler seçtikleri atölyelerde programlarını atölye yürütücüsüyle birlikte oluşturacaklar. Bu şekilde öğrencilerin ilgilerini keşfetmeleri ve kendi öğrenim süreçlerini görmeleri hedefleniyor.
  • Öğrenme sürecinde rekabet değil, işbirliği ve dayanışma başrolde olacak.
  • Değerlendirme öğrenim sürecinde önemli rol oynuyor. Fakat değerlendirmenin yıl sonunda olması çok geç. Değerlendirme süreç içinde (Öğrenciler arası sıralama olmadan, her öğrenciyi kendi süreci içinde değerlendirerek) yapılmalı. Bu hem öğrenci hem de öğretmen için faydalı. Öğrencinin geliştirmesi gereken yönleri ya da önde giden yetenekleri bu değerlendirmelerle açığa çıkıyor.
  • Katılımcı demokratik bir yapı var. Demokrasi kültürünün daha küçükken oluşmaya başladığı verisiyle, 1. sınıftan itibaren tüm öğrenciler okulla ilgili kararlarda söz hakkına sahip olacak.
  • Farklılıklar zenginlik olarak görülüyor. Her tür farklılığa açıklar. Kaynaştırma öğrencilerine tabii ki açıklar. Ailenin inancına, özelliklerine saygılılar. Bu temel özelliklerden kaynaklanan taleplere
  • Mekanın eğitimde önemli olduğunu düşünüyorlar. Okulun her alanı öğrenme ortamı olarak düşünülüyor.
  • Dil eğitimi çok önemseniyor. İlk yıl 8, ikinci yıldan itibaren 10 saat dil eğitimi var.
  • Öğretmen, öğrenci ve veli işbirliği çok önemseniyor. Hatta, eğitim başlamadan bu üç grubun birlikte kamp yapıp birbirlerini daha iyi tanımaları, daha iyi anlamaları planlanıyor.

Daha anlatılabilecek çok yanı var (Bunlar için okulun web sitesini takipte kalın) ama özetle yukarıda bahsettiğim kendi düşünüşümden eksiği yok fazlası var bir okul bulmuş olduk. Hani dedim ya, temeli sağlam olsun, sonrasında nasılsa o sağlam temelle yolunu bulur diye, Ali Koç da tam bu görüşümü destekler şekilde şöyle diyor ve beni mest ediyor: “Bizler tohumların güçlü, tek başlarına durabilecek fideler olmasını sağlayacağız. Sonrasında o fideler hangi ormana dikilirlerse dikilsinler, güçlü bir biçimde ayakta durabilecekler…”

Çocuğum kendiyle barışık, kendinin farkında, sorgulayan, kendine güvenli bir birey olsun da sonrasında ister kendi tercihiyle bilim insanı olsun ister sanatçı isterse de kağıt toplayıcısı umrumda değil. Şükür ki bu dileğimi olduracak Fide Okulları açılıyor.

Son sözü Jiddu Kriştamurti’ye bırakıyorum:

Eğer tüm incelikleri, olağanüstü güzelliği, keder ve neşesiyle yaşamın muazzam genişliğini anlamanıza yardımcı olmuyorsa, eğitimin kesinlikle bir anlamı yoktur. Okullardan mezun olabilir, adınızın önüne çeşitli unvanlar ekleyebilir ve çok iyi bir işe girebilirsiniz; ama ya sonra? Bu süreçte zihniniz yorulur, körelir ve aptallaşırsa, tüm bunların ne anlamı olur? Öyleyse henüz gençken hayatın anlamını öğrenmeyi arzulamanız gerekmez mi? Ve tüm bu sorunlara cevap bulacak zekâyı size kazandırmak eğitimin gerçek işlevi değil midir?…”

( Yazının tamamı için; http://www.birsinifdegisir.com/haber/61/jiddu-krishnamurti-egitim-denen-seyin-anlami-nedir-ve-neyle-ilgilidir/ )

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>